Hz.Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde eski Türk kültür merkezlerinden – bugün Afganistan sınırları içinde bulunan – Belh şehrinde doğdu [1]. Asıl adı Muhammed Celâleddin’dir [2].

     Âlimlerle dolu bir ailenin çocuğuydu. Büyükbabası Hüseyin Hatibî, yaşadığı devrin büyük bilginlerindendi. Babası Bahâeddin Veled ise “Sultânü’l Ulemâ – Âlimler Sultânı” diye anılırdı [3].

     Sultânü’l Ulemâ, sözünü kimseden sakınmayan dürüst bir insandı. Okuttuğu derslerinde ve vaazlarında doğru bildiği her şeyi hiçbir sınır tanımaksızın söylerdi. Bu sebeple başta Fahreddin Râzî olmak üzere devrin diğer bilginleriyle ve Sultan Harezmşah’la arası açıldı. Bu arada gerçekleşen kanlı Moğol istilâsı da onun Belh ile bağlarının kopmasına sebep oldu. 1212-1213 yıllarında ailesi ve yakın dostları ile beraber Belh’ten ayrıldılar. Hz.Mevlânâ bu esnâda 5-6 yaşlarındaydı [4].

     Bahâeddin Veled, Belh’den ayrılırken hacca niyet etmişti. Nişâbur’a uğradıktan sonra bir kervanla Bağdat’a oradan Kûfe yoluyla Mekke’ye vardı. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra Şam’da bir müddet kaldı. Oradan Malatya, Erzincan ve nihayet Sivas, Kayseri, Niğde yoluyla Karaman’a gelip yerleşti [5].

     On yıla yakın bir zaman süren bu yolculuk esnasında Bahâeddin Veled, devrin önemli kültür merkezlerini dolaşmış, buralarda âlimlerle fikir alışverişlerinde bulunmuştur.

     Bahâeddin Veled, artık evlenme çağına gelmiş olan oğlu Celâleddin’i (Hz.Mevlânâ’yı), 1225 yılında Semerkandlı Hoca Şerâfeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile evlendirdi.

     Hz.Mevlânâ’nın ölümünden sonra Mevlevîlik Tarikatı’nı kuran “Sultan Veled” diye tanıdığımız oğlu Bahâeddin de burada doğmuştur [6].

     Yedi yıldır Karaman’da ikamet etmekte olan babası Bahâeddin Veled’in şöhreti doğruluğu, fazîleti ve sözünün tesiri gittikçe yayılıyordu. Anadolu Selçuklu sultanı Alâeddin Keykûbat, bu şöhretli âlimi davet etti. 3 Mayıs 1228 tarihinde Konya’ya gelip yerleştiler. Başta Sultan Alâeddin olmak üzere devrin ileri gelenleri ve halk tarafından büyük ilgi, saygı ve sevgi ile karşılandılar [7].

     Burada vaaz ve dersleri ile etrafını aydınlatan Bahâeddin Veled, 24 Şubat 1231 tarihinde ebedî aleme göçtü. Bu esnâda 24 yaşında olan Hz.Mevlânâ, babasının vasiyeti, dostlarının ve halkın ısrarları ile onun yerine ders okutmaya başladı [8].

     Mevlânâ babasından sonra bir yıl kadar mürşîdsiz kaldı. Seyyid Burhâneddin Muhakkık Tirmîzî Konya’ya gelince onun mânevî terbiyesi altına girdi.

     Seyyid Burhâneddin, ilmi ve irfânı yüksek bir mürşiddi. Aynı zamanda Sultânü’ l Ulemâ’nın da öğrencisi ve halifesiydi.

     Hz.Mevlânâ dokuz yıl onun ilminden, irfânından feyz aldı, pişti, olgunlaştı. Yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için Seyyid Burhâneddin’in izniyle Halep’e ve Şam’a gitti.

     Yedi yıl süren bu seyahatten sonra Konya’ya dönen Mevlânâ, mürşîdi tarafından takdîr ve taltîf edilip, irşadla görevlendirildi. Babasının ve dedelerinin usûlüne uyarak beş yıl kadar ders okuttu, vaaz etti. Rivâyetlere göre yüzlerce talebesi ve binlerce mürîdi vardı.

     1244 yılında Konya’ya gelen Şemseddin Tebrîzî adlı bir zat, onun ilimle dolu dünyasında “aşk” ile yepyeni ufuklar açtı [9].

     Bu iki ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamen Hakk’a verdiler. Günlerce, gecelerce sohbetlere daldılar. Birbirlerinde kendilerini ve Yüce Allah’ın eşsiz güzelliklerinin tecellîlerini gördüler. Buluştuklarında Hz.Mevlânâ 38, Hz.Şems 60 yaşlarında idiler.

     Artık Mevlânâ bütün zamanını Şems ile sohbete ayırıyordu. Bu ilâhî aşkı idrâk etmekten âciz olanlar, Hz.Mevlânâ’nın Şems’e olan ilgisini kıskanarak, ileri geri konuşmaya başladılar. Bu sözleri duyan Şems üzüldü ve 1246 yılında Konya’yı terk edip Şam’a gitti [10].

     Şems gidince Hz.Mevlânâ derin üzüntülere boğuldu. Şems’i tedirgin ederek uzaklaşmasına neden olanlar da Mevlânâ’nın bu hâli karşısında pişmân oldular.

     Hz.Mevlânâ bir mektup yazarak oğlu Sultan Veled’in de bulunduğu bir kâfileyi Şam’a gönderdi. Şems mektubu okudu ve Hz.Mevlânâ’nın dâvetini geri çevirmeyerek 1247 yılında Konya’ ya döndü [11].

     Şems’in dönmesine herkes sevindi. Hz.Mevlânâ artık gülüyor, ziyâfetler veriyor, sema’ meclisleri düzenliyordu. Şems’le sohbet günlere ve gecelere sığmıyordu.

     Fakat bu huzurlu günler uzun sürmedi. Dedikodular, çirkin sözler ve iftiralar yeniden başladı.

     1247-1248 yılında Şems aniden kayboldu [12]. Onu bir daha ne gören, ne de izini bulan olmadı.

     Hz.Mevlânâ, Şems’i çok aradı. Ayrılığın büyük acısıyla şiirler söyledi, gözyaşları döktü. İki kere Şam’a gittiyse de izine rastlayamadı. Şems’in bedenî varlığını bulamayan Hz.Mevlânâ, onu mânâ yönünden kendinde buldu ve aramaktan vazgeçti. Bir şiirinde şöyle der:

Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nûruz.

Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O’yum, O da ben.

     Hz.Mevlânâ, Şems’ten sonra kendisine dost ve halîfe olarak Selâhaddin Zerkûbî’yi seçti. Bu zatla sohbetlerde bulundu. Artık rûhen mânevî bir âlemde yaşadığından mürîdlerinin irşâd ve terbiyesi ile ilgilenmedi. Bunun için en güvendiği ehil dostu Şeyh Selâhaddin’i görevlendirdi [13].

     On yıl kadar sonra Şeyh Selâhaddin’in de ebedî âleme intikâliyle Hz.Mevlânâ sırdaşlığını Çelebi Hüsâmeddin’le sürdürdü. Bu dönemde insanlık tarihinin en büyük mîrâsı arasına girmiş olan Mesnevî’si vücûda geldi [14].

     Hz.Mevlânâ Çelebi Hüsâmeddin’in sohbetiyle ülfet ederken, ansızın yıkıcı bir hummâya yakalandı. Hekimlerin çabaları fayda vermedi. 17 Aralık 1273 Pazar günü o mârifet güneşi gayb âlemine göç buyurdu [15].

     Hz.Mevlânâ için ölüm, sevgiliye kavuşmaktır. Bir gazelinde ölüm hakkında şöyle der:

Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma…

Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;

Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır,

Cenâzemi gördüğün zaman firâk, ayrılık deme,

Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır,

Beni toprağa verdikleri zaman, elvedâ elvedâ demeye kalkışma,

Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.

Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret, güneşle aya gurûbdan hiç ziyân gelir mi?

Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?

Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin?

Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç

Zîrâ senin Hayy u Hû’yun, mekânsızlık âleminin fezâsındadır [16].

     Bir başka şiirinde de şöyle der:

Kardeş, mezârıma defsiz gelme; çünkü Allah meclîsinde gamlı durmak yaraşmaz.

Hak Teâlâ beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile ben yine o aşkım [17].

     Hz.Mevlânâ, hayatı boyunca Kur’an hükümlerinin âdâbına riâyet ederek, Allah’ ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş; kendi ilmini, irfânını, benliğini, hâsılı tüm varlığını Hz.Muhammed’in varlığında yok etmiş, gerçek takvâ sahibi bir şahsiyettir.

     Mesnevî’nin V.Cildinde şöyle der:

Şerîat muma benzer, yol gösterir; ele mum almadan yol alınmaz. Yoldan yürüyüp gittin mi, bu gidişin, bu yürüyüşün tarîkattır. Ulaştın mı, gideceğin yere vardın mı, maksadına eriştin mi, bu da hakîkattır… Şerîat bilgidir; tarikat iş, güç, kulluk; hakîkatse, Allah’ a ulaşmaktır.

    Şu rubâîsinde de Kur’an-ı Kerim ve Hz.Muhammed’e bağlılığını apaçık ortaya koyar;

Men bende-i Kur’ânem, eger can dârem,

Men hâk-i reh-i Muhammed-i Muhtârem,

Ger naklî koned cuz in kez ez guftârem,

Bîzârem ez u vez an suhan bîzârem.

Canım bedende oldukça Kur’ân’ın kuluyum,

Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım,

Birisi sözlerimden bundan başka söz naklederse,

O nakledenden de bezmişim ben, bu sözlerden de bezmişim. [18].

     Hz.Mevlânâ’nın tasavvufu hiçbir zaman bir bilgi sistemi yâhut hayâlî bir idealizm değildir. Onun tasavvufu irfân, tahakkuk, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmadır. Gâye kulluk ve yokluktur.

     O, hayatın bütün gerçeklerini kabûl eder. Miskinliği, hayattan el-etek çekmeyi reddeder. Ona göre dünyâ, Allah’tan gâfil olmaktır, hayâtın gerçekleri değil…

    Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda varlığın, yaratılışın, hayatın mânâsı aşktır.

    Aşk ise Allah’ın vasıflarındandır. O’ndan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabîbi, bencilliğin devası, elemlerin merhemi İlâhî Aşk’tır [19].

    Hz.Mevlânâ’ya göre insan, duygu ve düşüncelerden ibârettir. Bir şiirinde şöyle der:

Ey kardeş! Sen yalnız duyuş ve düşünüşten ibâretsin,

Geri kalanın ise sadece et ve kemiktir.

     Hz.Mevlânâ’nın kâinâtı kucaklayan insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah’a olan hudutsuz aşkının ve Muhammedî feyze tam mazhâr oluşunun tabîî netîcesidir.

     O, Müslümanlığın üzerinde hassâsiyetle durduğu “insan yaratılmışların en şereflisidir” düstûrunun şuuruyla insanları kucaklar, yaratılmışları âşık olduğu yaratandan ötürü bir nefs mücâdelesine girmeden rahatlıkla hoş görür [20].

     Hz.Mevlânâ’nın tüm insanlara vasiyeti ile bu bölümü noktalıyoruz.

Ben size;

Gizli ve âşikâr olarak Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim.

Az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi,

Allah’ın buyruğuna boyun eğmenizi,

Kötülük etmemenizi,

Oruca ve namaza devam etmenizi,

Şehvetten uzak durmanızı,

İnsanlardan gelecek ezâya ve cefâya tahammül etmenizi,

Mallarını beyhûde yere harcayanlarla, ayak takımı ile oturup kalkmamanızı,

Kerem sahibi ve sâlihlerle beraber olmanızı tavsiye ederim,

İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.

Sözün en hayırlısı da az ve öz olandır.

Hamd yalnız tek olan Allah’a mahsustur.

Tevhîd ehline selâm olsun [21].

 

     Hz.Mevlânâ’nın en büyük eseri, Türk- İslâm sanatının şaheserlerinin başında gelen Mesnevî’sidir. 25000’i aşkın beyitten oluşan bu eserde, İslâm düşüncesi çeşitli hikâye ve darb-ı mesellerle anlatılmaktadır. Form gereği arûzun “fâilatün/ fâilatün/ fâilün” vezniyle ölçülmüş olan eserin beyitleri kendi aralarında kâfiyelidir. Mesnevî’nin ilk 18 beyti Hz.Mevlânâ’nın bizzat kendisi tarafından yazılmış, kalanı ise Çelebi Hüsâmeddin tarafından kaleme alınmıştır [22].

    Muhtelif zamanlarda söylediği gazelleri Dîvân-ı Kebîr yahut Dîvan-ı Şems-i Tebrîzî adlarıyla toplanmıştır. (Hz.Mevlânâ kendisini Şems-i Tebrîzî ile bir kabûl ettiğinden, şiirlerinde Şems-i Tebrîzî mahlasını kullanmıştır). Arûzun çeşitli kalıplarının kullanıldığı bu şiirlerde, muhtelif konular işlenir [23].

    Dörtlükleri de Rubâiyyât başlığı altında toplanmıştır [24].

    Fîhi-mâ-fîh, Hz.Mevlânâ’nın sohbetlerinin not edilmesinden meydana gelmiş Farsça mensûr eseridir. Bu eserde âyetler tefsîr edilmiş, hadîsler şerhedilmiş, böylece tasavvufî dünya ve ahiret görüşleri amel, ahlâk, ibâdet konuları hikâyelere bağlanarak anlatılmıştır [25].

    Hz.Mevlânâ’nın bir diğer eseri de yedi vaazının veya öğüdünün not edilmesiyle meydana gelen Arapça-Farsça mensûr eseri Mecâlis-i Seb’a’ dır. Bu vaazların Şems-i Tebrîzî ile buluşmadan önce Konya câmilerinde oğlu Sultan Veled ve diğer kâtipler tarafından yazıldığı rivâyet olunur [26].

    Mektûbât da Hz.Mevlânâ’nın mensûr eserlerindendir. Başta Alâeddin Keykûbat olmak üzere Selçuklu Devleti’nin ileri gelenlerine, dostlarına herhangi bir konu ile ilgili olarak yazdığı 145 mektubun bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur [27].

    Hz.Mevlânâ’nın gerek mensûr ve gerekse de manzûm tüm eserlerinde; olağanüstü bir akıcılık gözlenir. Üslûbu süslü fakat anlaşılırdır. Âyetler, hadîsler hikâyelerle açıklanmış; konular zevkle takip edilir bir hâle getirilmiştir.

[1] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, Mevlânâ Celâleddin, s.4

[2] Önder, Mehmet, Gönüller Sultânı Hz.Mevlânâ, s.11

[3] Eflâkî, Ahmet, Âriflerin Menkîbeleri, c.1, s.3

[4] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.11-24

[5] Önder, Mehmet, Gönüller Sultanı Hz.Mevlânâ, s.11

[6] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.34

[7] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.34

[8] Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, a.g.e. s.5-6

[9] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.75

Önder, Mehmet, Gönüller sultanı Hz.Mevlânâ, s.42

[10] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.91

[11] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.99

[12] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.107

[13] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.126

Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, a.g.e. s.13

[14] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.138

Önder,Mehmet, Gönüller Sultanı Hz.Mevlânâ, s.84

[15] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.149

[16] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.155- 156

Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâ Celâleddin, s.169

[17] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s.351- 352

[18] Can, Şefik, Hz.Mevlânâ’ nın Rubâileri, v. 2, Rubâi No: 1311

[19] Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, a.g.e. s.20- 21

[20] Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, a.g.e. s.30

[21] Fürûzanfer, Bedîuzzaman, a.g.e. s.152

Hidâyetoğlu, A.Selâhaddin, a.g.e. s.17

[22] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, s.17

[23] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, s.63

[24] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, s.101

[25] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, s.117

[26] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, s.131

[27] Önder, Mehmet, Mevlânâ’dan Güldeste, s.147